7 Mart 2011 Pazartesi

KANLI SİVAS

Pir Sultan Abdal ; Sivas'ın Yıldızeli ilçesi doğumlu, Osmanlı'nın baskı ,katliam,ve soygununa karşı çıkarak halkı örgütleyen bir halk öncüsüdür.Bunun sonucunda Osmanlı'nın gözüne batmış ve Sivas'ta asılmıştır.Bu yüzden Pir Sultan Abdal severler her yıl toplanıp Sivas'ta şenlikler düzenlemektedir. Pir Sultan Abdal;ezilmiş,zarar görmüş ve özgürlük yanlısı olan herkese mal olmuş bir simgedir.Bu düşünceyle yola çıkan PSAD dernek başkanları etkinliği demokrasi ve özgürlük olan kesimlerin temsilcileriyle ortaklaşa yapma kararı alır. Ve bu amaçla,çeşitli kitle örgütlerine,ozanlara,şairlere,yazarlara çağrı yaparlar.Bu çağrıya yüzlerce ozan,şair ve yazar semah ve tiyatro ekibi olumlu yanıt verir. Kültür Bakanlığı ve Sivas Valiliği şenliğe katkıda bulunacaklarını konaklama,ağırlama gibi mali konuları üstleneceklerini bildirdiler. İşte bu şenliğin dördüncüsünü 1-4 Temmuz günü düzenlemeye karar verirler.

30 Haziran 1993 günü ozanlar,yazarlar ve sanatçılardan oluşan gruplar Sivas'a doğru yola çıkarlar ve Sivas konuklarını coşkuyla karşılar. Sivas halkı misafirlerini evlerinde ağırlama yarışına girerler.Etkinliklerin birinci günü halkın ilgisi ve coşkusuyla noktalanır. Konukların bir kısmı evlere dağılırken,bir kısım konuk da otellerde kalmayı tercih etmiştir.Bu çalışmalar sürerken ortada bir problem olduğu fısıltı halinde yayılmış ve halk galeyana getirilmiştir.PSADK'nın Sivas'taki etkinliklerine yönelik bu saldırılar anlık bir tepki olarak değil,planlı bir eylem olarak ele almak gerekir. Ancak olaylar olup bittikten sonra ortaya çıkan bu gerçeklerin üstü kapatılmış yada deliller karartılmıştır.Sivas halkının dini duyguları bir şekilde sömürülmüş, ağır tahrik amacıyla bildiri dağıtılmış ve camilerde küçük çapta toplantılar yapılmıştır.Saldırıdan sadece iki gün önce üç bildiri dağıtılması da buna en büyük kanıttır.Bildirilerde Aziz Nesin'in dinsizliği ve Peygamber soyuna hakaret ettiği iddialarının yanında T.C Devletine saldırıda bulunulduğu yazılmıştır.Ve bildirge "GÜN MÜSLÜMANLIĞIN GEREĞİNİ YERİNE GETİRME GÜNÜDÜR."cümlesiyle son bulmuş,ikinci gün Sivas gazetelerinin tahrik edici haberleride yayına çıkmaya başlamıştır..Ve o gün camiler tıka basa dolmuş,şartlar olgunlaşınca insanlar kültür merkezine doğru yola çıkmıştır."Sivas laiklere mezar olacak,Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu,Sivas'ta yıkılacak"sloganları atan grup 1500 kişiye saldırmıştır....

Daha sonra otele doğru yürüyüşe geçen grup otel önünde toplanmaya başlayınca otelde konaklayan ekipler bir problem olduğunun farkına varmışlardır... Ve korkulan olmuş,grup önce arabaları daha sonra oteli ateşe vermiştir.İnsanlar canlıcanlı yakılırken kimse onlara yardım edemez.Ve bu vahim bir o kadar da gerçek olay sonucunda insanlığa ve T.C ye kara bir leke sürülmüştür.Otele sığınan kişilerden,Asım Bezirci,Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu,Metin Altıok,Hasret Gültekin’nin de bulunduğu 33ü konuk,2si otel görevlisi yanarak vaya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.Aziz Nesin;itfaiye merdivenleriyle kurtulmaya çalışırken Merdivendeki görevli tarafından darp edilmiştir.Başından yaralanan Nesin’i linç girişiminden polis kurtarmıştır.

Bu Vahim olayın bir gün sonrasında 35 kişi gözaltına alındı.Daha sonra bu sayı 190 a çıktı.190 kişinin 124ü haklarında ‘Laik anayasal düzeni değiştirip,din devleti kurmaya kalkışma’suçlamasıyla dava açıldı.Geriye kalanlar serbest bırakıldı.

28 Kasım 97 deki dava da ise 33 sanık idama,14 sanık ise 15 yıl hapse mahkum edildi.Ancak ;1999 da usul eksikliği olduğu gerekçesiyle karar bozuldu.2000 yılında 33 sanık DGM tarafından tekrar idam cezasına çarptırılmıştır.2002 yılında idam cezasının kalkmasıyla hükümlü cezaları ağır mübbet hapse çevrilmiştir.Bu sanıkların avukatlığını Şevket Kazan üstlenmiş,bakanlığı sırasında da sıksık ziyaret etmiştir.Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ise Refah-Yol döneminde milletvekilliği yapmıştır.

19 Ocak 2010 Salı

BAKALIM AĞCA BAŞIMIZA HANGİ YENİ AĞLARI ÖRECEK?


Günlerdir haber kanalları,ana haber bültenleri çalkalanıyor.Haklılarda aslında dünyanın ne büyük katillerinden birine sahibiz.Aydınlanamayan binlerce cinayetten sonra ülkede kısmen aydınlanmış bir cinayetin failidir.Birde kendini mesih ilan eden ilk katil...Mehmet Ali Ağca'dır adı ve bütün dünya çok iyi tanır onu.Hatta dünyada en ünlümüz "o"dur.Üstüne fazlada lafa gerek yoktur.






Öldürdüğü kişiye gelelim...Abdi İpekçi.Bu ülkenin yetiştirdiği en iyi gazetecilerden biri.Neden öldürüldüğünü kimse bilmiyor.Birçok tahminden biri çok önemli bir kaçakçılık dosyası üzerinde çalıştığı ve Güneydoğu bölgesinde bir bakan hakkında dosya hazırladığıdır.Birilerinin kuyruk acısı onun ölümüne sebep olmuştur kısacası.Aslında bir sebep de gerekmemektedir bir insan hayatını almak için öldürülmüştür işte sorası sağır sessizlik.O bir aydındır ve aslında eğitim zahiyatidir pek de peşine düşmeyi gerektirmez ve hatta çok kısa bir süre de üzerine bir gazete örtülüp üstü kapatılmalı bir de bıçak konulmalıdır ki konu ve İpekçi şiştikçe şişmesin birilerini rahatsız etmesin diye.Ama onun gazeteciliği öyle büyüktür ki hiçbir gazete kapatmaz üstünü,kıramaz kalemini...




Ve sonra...1 Şubat 1979 gecesi Maçka'daki evinin yakınında Mehmet Ali Ağca tarafından suikaste kurban gitmiştir..Mehmet Ali Ağca sorgusunda 5-6 el ateş ettim demiş,olay yerinde bulunan 9 mermi kovanı olayda ikinci bir kişi olduğunu göstermiştir.Olay aydınlatılmaya çalışılmış ancak failler bir şekilde aklanmış ve hayatlarına devam etmiştir...






Abdi İpekçi bu ülkenin özgürlük neferlerinden sadece biriydi.Suçu daha aydınlık,bağımsız,düşünmenin suç olmadığı bir ülkede hep beraber yaşamanın bizi daha büyük yapacağını düşünmesi ve yazmasıydı.Bu ülkenin aydınlık yüzlü çocuklarına,kızlarına,oğlanlarına bunu inandırmasıydı.Sadece o değildi üstelik bunu yazıp ölen onca aydının lanetini taşıyoruz bugünlerde üzerimizde.19 Ocak Hrant Dink,24 Ocak Uğur Mumcu,1 Şubat Abdi İpekçi,bir ekim sabahı öldürdüler Ahmet Hoca'yı evinin önünde.Yani bu bir ilk değildir benim ülkemde sonda olmayacaktır biliriz.






Sonuç;Mehmet Ali Ağca idamla yargılandığı davanın zaman aşımına uğramasıyla serbest kaldı.Kendini mesih ilan ettikten sonra vicdani redçi olduğunu açıkladı.Götürüldüğü GATA'da çürük raporu verildi.Askere gitmeyeceği açıklandı.Ankara'da 5 yıldızlı bir otelde konaklamakta.Yaşadıklarını anlatmak için milyon dolar istiyor.Ve hayatına devam ediyor.Bu ülkenin önemli bir evladıda toprağın altında çürüyor.Onu insan haklarına aykırı diye asmayan sistem bir insanın bildikleri yüzünden ölmesinde hiçbir sakınca görmüyor.Vicdan azabı çekmiyor.






Uyan ey halkım;bugün feryat etme günüdür,bugün aydınlığa vurulan baltanın yerinden söküldüğü gündür,bugün gözyaşlarımızın birleştiği gündür,bugün umutsuzluğun,yanıp yakılmanın günüdür...


Uğur Mumcu diyor ki;'O uygar gazeteci,o en yetkin gazete yöneticisi,kanlı kefenler içinde ilerici Türk basınının namusunu simgeliyor şimdi...'

Peki ya Ağca o neyi simgeliyor şimdi?...

















20 Ağustos 2009 Perşembe

SORUMLU OLMAK


Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:-
Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.-
Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.-
Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.
Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye, demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.
Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.
Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.
Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkarırlar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.
Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.
Kimler gelir kimler geçer, böylece…
Aynı çarklar insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır.Bu onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.
Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.”Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir “kaplumbağa” gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.
Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhnemiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza.
Yüreksizliğin özürünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

UĞUR MUMCU 9.12.1974 YENİORTAM


(BENİM EN SEVDĞİĞM YAZARDAN PARDON ADAMDAN YENİ BİR YAZI DAHA 9.12.1974 DE YAZMIŞ.... OKUYUN BAKALIM HAYATTA NELER DEĞİŞMİŞ YADA HERŞEY NE KADAR BOŞMUŞ ADAM OLAMADIKTAN,İNSAN OLAMADIKTAN SONRA...)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

uğur'um


uğur mumcu...benim çocukluk kahramanım...ben onu bir kış sabahı babam cenazesine giderken tanıdım.sordum kimdir diye önce bir akrabamız sandım çocuktum anlamadım...babam gazeteci dedi,öldürdüler...geldiğinde yakasında ki resmini getirmişti hani o meşhur gözlüklü gülümseyen resimi...ilk orda gördüm çehresini yakışıklı adamdı...cenazesini televizyondan izledik o meşhur şarkıyla...uğurlar olsun,uğurlar olsun diye götürdüler....soğuk bir kış günüydü,yağmur yağdı yağdı o gün hiç durmadan...sanki o simsiyah şemsiyelerden simsiyah bir gökyüzü yaratılmıştı...gömüldü...evvel zaman içinde annemin profesör bir arkadaşının bize anlamını bilmediğim bir sebeple getirdiği kitapları aşırmamla başladı herşey.orda öğrendim sakıncalı piyadeyi...bir sürü kitabı vardı...daha ilk okul 5.sınıftaydım,anlamıyordum ama biliyordum...bütün kitaplarını okudum,bitirdim...büyüdüm artık biliyorum da herşeyi.soraları kendim araştırdım,buldum,okudum,öğrendim.cumhuriyetteki köşesinde yazdığı yazıları buldum önce okudum...insan geçmişi anlayınca geleceğine dair bambaşka adımlar atıyormuş gördüm...kitaplarının yasak olan kısımlarını sahaflardan buldum.kendini değiştirmeden somut ortaya koyan ender adamlardan o, o yüzden değerli benim için ...bir de hayalimin başladığı ilk yerden mezun bu adam ANKARA HUKUK...işte benim bir aydınla tanışmamın öyküsüydü bu...göreni hayran bırakan,konuştuğunda nutkunuzun tutulduğu bir adammış...yazmadığı konu değinmediği sorun kalmamış nerdeyse...hayatını ezilen halkllara adamıştı.ve birgün birilerinin işine çomak soktu...ve sonra...24 Ocak 1993'te Ankara'da karlı sokaktaki evinin önünde,arabasına konan C-4 tipi patlayıcının patlaması sonucu suikaste kurban gitti...suikastten sonra olay yerine gelen uzmanlar hiçbir delil bulamadığını açıkladı.bu olay o zaman ki ülke şartlarında büyük yankı uyandırdı ancak failler hala bulunamadı...onu biraz daha anlamak için en sevdiğim yazısını paylaştım aşağıda,siz de tanıyın onu diye ve gelecekte onun gibi insanlar olsun diye...

SESLENİŞ


Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşında kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutama bizi...

Bağımsızlık Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, prangalar vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepimizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi...
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...

19 Mayıs 2009 Salı

Françoise Sagan






kürkünü giyip, aston martin ya da jaguar'ına atlayıp,sabaha kadar kumar oynayacağı riviera'ya uçarcasına giden hızlı bir kadın...böyle yaşadı ama düzene karşıydı.ne de olsa o gerçek bir bobo'ydu(bohem burjuva)




Oldukça varlıklı bir ailenin kızı olan SAGAN,Sorbonne'a gitti ama kafelerde takılmaktan başka hiçbirşey yapmamıstı.bu yaptıgı yüzünden arasının açıldığı ailesini daha da çileden çıkarmak için odasına kapanıp kitabını yazmaya başladı.henüz 18 yaşındaydı.babası kitabı çıktıgında soyadı lekelenmesin diye kendine Proust kahramanlarından Sagan'ın adını seçti.Merhaba hüzün kitabı 50lerin sonundaki Fransa'da fırtınlar kopardı.kitap 20 dile çevrildi ve milyonlarca sattı.bu kitaptan kazandığı ilk parayla kendine bir siyah kaşmir kazak aldı.ve gerisini arkadaşlarıyla dibe vuruncaya kadar içkiye yatırdı.istediği olmuş,istediği hayatın kapılaı ona açılmıştı.Sagan'ın yaşadığı evdeki bütün olumsuzlukları nasıl bu kadar rahatça kabullendiği sorgulanıyordu.ünlü babasının sevgilileri vardı...o ise henüz 18 yaşındaydı.bunca şeyi nasıl kaldırdığı sonralarda ortaya çıktı.artık alkolilti.buna rağmen milyonlar satan kitapların yazarı olmaya devam ediyordu Sagan.bu bohem onun du artık çok zengindi...ama hayatında bir kez bile aşık olmamış sonsuz aşka olan inancı günden güne azalmış hatta yok olmuştu.bir yandan savaşı ve ırkçılığı lanetleyen yazılar yazdı bir yandan viskisini içti....nede olsa siyasi görüşler hayatın zevklerini yaşamaya engel değildi,olamazdı...




sonra Aston Martini'yle çok büyük bir kaza geçirdi...uzun süre tedavi gördü...




hem kadınları hem erkekleri çok sevdi...tam bir gece kadınıydı kumar oynar içki içer,uyuşturucu kullanırdı...belki de bu yüzden evlilikleri yürümedi.onu aşka inandıracak kimse çıkmadı ama istediğini yaptı.İSTEDİĞİ GİBİ YAŞADI YANİ BAŞARDI...

yaşamak...

Kalmak,vazgeçemek,gitmek,değişmek,değiştirmek,başarmak,hezimete uğramak,aşık olmak,terk etmek,kaçmak,içmek,dibe vurmak,ayakta kalmak.yaşamak.....

Var olmanın sebebi neydi?belki dibe vurmak,belki yazmak,belki hız yapmak,belki de uzun sürbileceğine bir türli inanmadığı ama bulduğu anda doyasıya yaşadığı aşk...sizce hangisi?